Söyleşi (Pelin Onay) – Picus Dergisi
O bir şair, yaratıcı yönetmen ve reklamcı. Bu zamana kadar bir çok projeye imza attı. Yayıncılık, prodüktörlük ve yönetmenlik yaptı. Antolojilerde Türk şiirinin aykırı ve özgün şairi olarak tanınıyor ama o bir Ürk şairi. Kendine has üslubuyla Türkçe’yi düzgün kullanıyor, kelimelerin içindeki gizemi ve derinliği lirik bir akıcılıkla işliyor. Yaratıcılık onun özü sanki, kelimelerden kelime çıkarıyor ve düşündürüyor. Onun şiirlerini anlamak için gülümseyerek okumak lazım belki de. Çünkü taşıdığı hüzün bile gülen yüzünde, gülümseyen şiirlerinde saklı. Dip sularda dolaşıyor ama dibe vurmuyor. Çizginin dışında değil, kendisi çizginin dışı zaten.
Şiirleri Adam Sanat, Şiir Atı, Varlık, Milliyet Sanat, Gösteri, Sombahar, Çalıntı ve yasak Meyve gibi bir çok dergide yer aldı. Şiir kitapları: CinAyetler, Compact Risk Digital Poems, O Uzak Ay, Ürk Şiirleri, denemeleri : Müsaitseniz Size Aşık Olabilir miyim?.
Merhabamı masanın kenarına koyarak, şiirden, müzikten ve yürekten bahsedelim istiyorum Oğuzhan Akay’la. Kelime oyunlarına karşı hazırlıksız değilim ama yine de hangi kelimelerin içinden geçeceğiz merak ediyorum.
- Sevgili Oğuzhan Akay, saygılı bir “sen” ifadesini her zaman daha samimi bulduğum için, sohbetimizi de bu içtenlikle başlatmak istiyorum. Klasik bir soru gibi görünebilir ama kanımca bir insanı en iyi kendi tanımlar. Bu yüzden de doğum bilgilerini, okulları ve kariyeri saf dışı bırakarak sormak istiyorum: Oğuzhan Akay kimdir ? İçini anlat bize.
En çok kullandığım sözcük nedir biliyor musun: “Neden?” Fark ettim ki çocuklar da çok kullanıyor. Çocukken hepimiz bir soru işaretiyiz, sonra noktalara dönüştürülüyoruz, düzene uydurulmak için. Pink Floyd’un “The Wall” videosundaki gibi. Üretim bandının üzerinden geçen, birbirinin kopyası şeklinde düşünen, davranan, konuşan, giyinen, yazan büyükler dünyasına hazırlanıyoruz. Ben kendimi hatalı üretim olarak görüyorum. Belirlenen standartların dışında. Gunter Grass’ın “Teneke Trampet”indeki büyümek istemeyen çocuk gibi biraz. Biraz Don Kişot, biraz Küçük Prens, hatta Peter Pan. Yaratıcılığın sorularla ve sonsuz merakla beslendiğini biliyorum. Hayatımda kimsenin peşinden gitmedim. Kendim bir şey olmaya, yapmaya çalıştım. Farklı, karşıt fikirleri inceledim, akımları araştırdım ama hiçbirine takılmadım, ait olmadım. Baktım, analiz ettim, bana uygun olanları dönüştürdüm. Kâşiflerin, gezginlerin heyecanını taşıdım içimde. Ermişlerin suskunluğunu. Nasreddin’in hicvini. Karagöz’ün sokak bilgeliğini. İyi bir adam olmaya çalıştım, çalışıyorum. İçimdeki yolculuğum sürüyor. Kendimde derinleştikçe huzurum artıyor.
- Huzurun arttıkça daha çok yazıyorsun belki de. Peki biraz öncesine dönersek, ilk şiirlerini yayınlarken Cemal Süreya’nın seni teşvik ettiğini biliyoruz ama bunun dışında çok daha özel bir yeri olmalı hayatında. Sana ‘Cemal Süreya’ dersem, bize neler söylersin ?
Ben Muzaffer ve İlhan Erdost’ların Sol ve Onur yayınlarında düzeltmenlik yaptım üniversite yıllarında. Cemal Süreya, yayınevinin çevirmenlerindendi. Bense o sıralar bazılarınca, 3. Yeni, diye kafa bulunan, sembolik, soyut bir şiir yazıyordum. Yani yine kimseye benzemiyordu yazdıklarım. Benzemesi suç değil ama bu benim seçimim. C. Süreya’ya verdim bir gün seçtiğim şiirleri. O sıralarda Türkiye Yazıları adlı derginin editörüydü. Aldı, okudu ve Ahmet Say’a iletti, bunlarda iş var, yayınlansın diye. Böylece ortaya çıktım.
C. Süreya benim için, bir çizgi roman kahramanıydı. Edip Cansever ve o, bence Türk şiirinin yaratıcı şairlerinden. Şiirlerini ezberlemedim ama, okurken ağladığım çok oldu. Acıklı olduğu için değil, güzellikleri nedeniyle. İkinci Yeni için de çok şeyler yazıldı. Anlamayanlar, yeteneksizler karalamaya, aşmaya çalıştı. Olmadı. Manifesto yazarak akım yaratılmıyor.
- Şair kimliğinin hayatına yansıması nasıl ? Ve tutku bu yansımanın neresinde ?
Yazarak nefes alıyorum. Yazarken yaşadığımı anlıyorum. Yazmak nedir ? diyenlere yanıtım, ‘özgürlük’tür oluyor. Her şeyin aslında elimde, parmaklarımın ucunda olduğunu. Aşkla seviyorum yazmayı. Nasıl ki mankenlerin bütün gün ortalıkta defile yaparcasına dolaşması gerekmiyorsa, şairin de ortalıkta şair pozlarıyla dolaşması gerekmiyor. İçsel her şey. Sadece sıkıştığında unutmamak için, hemen kağıt- kalemi, ses kaydediciyi yanında taşıyorsun. Etrafına aç gözlerle bakıp, dev kulaklarla dolaşıyorsun. Sepetindeki oyuncakları yani sözcükleri dağıtarak, kırarak, severek oynuyorsun. Aslında ayrı ayrı kimliklerim yok benim. Ne yaparsam yapayım bakış açım aynı. Sadece oyunun kuralları değişiyor. Adam da, gölge de, ayna da benim.
- Deden ve baban da şair. Şiirle iç içe büyümek seni nasıl etkiledi yoksa O.Akay zaten şiirle mi dünyaya geldi ?
Çocukluktan beri şiir yazardım ama ikisinin de haberi yoktu, göstermezdim. Bir şiirimi Hamdi dedeme gösterdiğimde çok sevindi. Onun dedesi de Dilistan Efendi diye anılırmış, müderrismiş. Dili iyi kullandığı için böyle çağrılırmış. Sülalenin geleneklerine uygun bir torun olduğumdan, yirmiye yakın torunundan ayrı tuttu hep. Çekirgeyle hocası gibi dolaşırdık. Saatlerce konuşurdu benimle, sorularımdan bıkmadan. Dedem Mimar Sinan’ın Kayserili olduğunu kanıtlayan, TDK’nin Tarama Sözlüğü’ne araştırmalar yapıp yeni sözcükler kazandıran, Akbaba Dergisi Hiciv Şiiri ödüllü, Kemalist, demokrat bir Cumhuriyet öğretmeniydi. Babamı da şair olduğu için damat olarak seçmiş, oğlu gibi kabul etmiş. Her ikisinin sohbetleri keyifliydi. Birbirlerine şiirler okurlardı. Yeni yazdıkları şiirleri paylaşırlardı.
Babam Abdullah Akay da kitapları olan bir şair. Biri Fransızca’ya çevrilip yayımlandı hatta. O, tavır olarak tam şairdir. Romantik, melankolik, duyarlı, ülkesiyle ve dünyayla ilgilidir. Şiirden söz ederken kendisinden geçer adeta. Gözleri zenon farlar gibi ışıldar, sesi parlar. Zamanından önce doğmuş olduğunu söylerim ona. Çünkü ben de bu çağı geri buluyorum, her anlamda. Kafamdaki dünya, insanlık bu değil.
Dil de eğer genetik kurallara tabiyse bana geçtiği kesin. Şairlik bir bölümü sadece, mütevazı olmaya gerek yok. Doğal yeteneklerimi kullandığımı biliyorum. CinAyetler’in girişinde şunları yazmıştım:
Cinim benim
Benim cinim
Sözü bana getir
Çırağım olsun
Boşta kalmaz
Bende kalır
Geçinir gideriz
Öyle de oldu nitekim. Geçinip gidiyoruz.
- Her zaman iyi geçinmenizi diliyorum, şiir okumak açısından. Peki ilk şiirini hatırlıyor musun ? Bir çok kişi ilk aşkla yazmaya başlıyor. Senin yürekte durum ne ?
Ben aşkla başlamadım. Galiba şiiri aşkla yazdım. Şiir yazmaya aşık oldum. İlk şiirimi ilkokulda yazmıştım. Sonra defterler oldu. Aşktan meşkten çok tuhaflık peşindeydim, eski köye yeni adet getirmeye çalışıyordum. Yazdıklarımı da çoğu kişi anlamıyordu zaten. Bir kıza vermiştim şiir defterimi. En sonunda da sevdiğim şarkı sözleri vardı. Kız bütün şiirlere yıldız vermiş. En çok yıldızı da benim şiirlerim sanıp şarkı sözlerine vermiş. Kızdan o gün soğumuştum. Şiirden ve dünyadan haberi yok diye. Ama aşkı meşki yazmazsam, okunmayacağımı da o gün anladımJ
Yaşanmış şeylerin insanları daha çok etkilediğini de sonra öğrendim. Aşk, şairin besini tabii. Aşksız yaşanmaz. Öncüsüyle, artçısıyla bir deprem gibi sürer aşk şairde. Yazmayan kişiyle aradaki fark budur.
Benim yürekteki kor da hiç sönmez.
Korkma’m, sönmem bu aşklarda...Sadece herkese kıyasla, aşkın halleri bende başka.
- Şiirlerini takip eden biri olarak söyleyebilirim ki, “O Uzak Ay” kitabın Oğuzhan Akay’ın kendini kendi diliyle ifade edişini ve iç dünyasını, “Ürk Şiirleri” de hayatın tam içinden geçen, günlük yaşantımızda fark etmediğimiz ayrıntıları, aykırı ve gülümseten bir dille bize sunan kitaplar. Kitaplarının isimleri kadar barındırdığı şiirler de sıra dışı ve yaratıcı. Düşündüğümüz ama ifade edemediğimiz bir çok şeyi sen şiirlerinde net olarak ifade etmişsin. Yaşadıklarını hissettiren güçlü imgeler, hüzne fırlatılan lirik bir bakış, zekanın parlaklığı, ironi, kelime oyunları, sorgulamalar, vedaların içinde bile inadına gülümseyen ve ille de aşk diyen bir adam. O.Akay hayatını da şiirlerinde olduğu gibi dolu dolu mu yaşıyor ? Özündeki kaynak ne ?
Neysem oyum gerçekten. Çalışılmış bir şiir değil, bazılarının sandığının tersine. Kafam aynen o şiirlerdeki mantaliteyle çalışıyor. Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol deyişini benimsedim. Kurmaca yok yazdıklarımda. Dolu dolu, deli dolu yaşıyorum. Kimin ne dediğini, ne düşündüğünü, ne kadar taktir ettiğini ya da eleştirdiğini umursamıyorum. Bunu da ukalaca bulmuyorum. Ayrıca da öyleyse öyle. Kendimden başka kimseye verecek hesabım olmadan yaşıyorum. Barışık.
Özümdeki kaynak: Çocuk
“ Sen aşka halayıksın çocuk / Bendeki çocukla oyna”..
- Gerek şiirlerinde gerekse köşe yazılarında, kelimelerin arkasından başını çıkaran muzır bir çocuk var. Haydar Ergülen’in sana dediği ‘bir sır çocuksun’ durumu gibi. Okulu asmak dediğimiz şey sanki senin için hala geçerli ve sen de içindeki çocukla hayatı asıyorsun bazen. O çocuk hala balonlarla yaşıyor adeta. Bu çocukluğun seni çizginin dışına çıkarttığını söyleyebilir miyiz ?
Kaydırak oynarken taş çizginin dışına çıktı. Ben de onunla birlikte. Bir daha da içeriye sokmaya çalışmadım, ne kendimi ne taşı. Ruhum olgunlaştı. Şimdi onu topluyorum dalından.
Haydar’la üç ay onun evini paylaştık, Paşa Limanı’nda. O ilk eşinden ayrılmıştı. Ben de yaralanıp kaçmıştım. Zor zamanlardı ikimiz için de. Salonda yer yatağı vardı, bir de masa. Akşam masaya oturur, bir tane Ihlara brendi açar, karşılıklı şiir yazardık. Sonra da okurduk birbirimize. Şiir bizi onardı yeniden, Onu hüzünle, beni ironiyle. Ama onun dediği gibi aslında, “anlamıyorlar seni, lirizmle ironiyi birleştirdin sen”. Hafızdan sır saklanır mı ?
- Bir söyleşinde kendini Türk şiirinin içinde hissetmediğin için Ürk şairi olduğunu ve Ürk şiirlerini bu yüzden yazdığını söylemişsin. Hayatın içindeymiş gibi yapıp aslında dışında yaşayan biri olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Bu bağlamda eleştiriye maruz kaldın mı ve şiirde eleştiriyi nasıl değerlendiriyorsun ? Ürk şiirlerinden ürkmemiz gerekir mi diye de affına sığınarak gülümseyen bir soru sormak istiyorum.
Zaten sen de gülümsediğine göre, ürkmemişsin. Beni iyi çözümlediğin belli.
Ürk Şiirleri’nin girişinde, şiir formunda ama bana göre şiir olmayan bir sesleniş vardır. O, kitaplarımın adını sayarak biter:
“ CinAyetler, Compact Risk, O Uzak Ay
Ve buyurdum şiirleri ürkmeden
Bu yurdum işte
Gözü oynaşta”
Koltuk sayısı sınırlı da sanki gelip birilerinin birilerini koltuktan kaldırması gerekiyor. Oysa herkes kendi koltuğuyla gelip oturabilir. Birilerini beğenmeyerek, eleştirerek, koltuk sahibi olma çabası gösteriliyor. Bir yanda klanlar var. Bir yandan da o klanların içerisinde bile post kavgası. Yüzüne gülüp arkandan atıp tutan birileri var. Buraya kimsenin himmetiyle gelmedim. Kimseye diyetim yok. Bazı tembel, çağ dışı, ufku dar eleştirmenler, öğretmen edalarıyla kanaat notları veriyorlar. Birkaç şiirinizi yarım yamalak okuyarak yapıyorlar bunu. Kitaplarınızı bilmiyorlar. Hangi yargıya vardılarsa önce, o sürüyor. Ben yine de şairlerin eleştiriyi daha iyi yaptığına inanıyorum. Türkiye, ölüleri yücelten bir ülke oldu. Çünkü ölenin sağ olanla rekabet şansı kalmıyor. Post boşalıyor Yakında ölülerin de eleştirisi başlayacak. Üretmeyen, yaratmayan, tozlu, yüklenmiş kafalar, sıradanlığı, vasat altını göklere çıkararak, yıldızların önemini azaltmaya çalışıyorlar. Ayn Rand’ın ‘Hayatın Kaynağı’ kitabını, sıra dışı olanların okuması gerek mutlaka. Bu nedenle, Ürk Şiirleri’ni tüm yaratıcı beyinlere adadım ben. Ama içimdenJ “Muhtaç oldukları kudret” için beyinlerine kuvvet.
- Öyleyse beynimizi ve yüreğimizi dinginleştiren başka bir soruya geçelim. Müzikle yakın olduğunu düşünüyorum. Oğuzhan Akay şarkı söyler mi ? Şarkılar alıp götürür mü seni ? Götürünce geri getirir mi ?
Annemden ilk öğrendiğim şarkı, ‘ bugün yine gönlümün bahçesinde gezindim, sana baktım ay kadar, güneş kadar güzeldin’..di. Sanat Müziği’ni sevdim, söyledim. ‘Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu’ en çok sevdiğim oldu. Eşref saatime göre her türlü müziği dinliyorum.
Zaten en çok şarkılar götürüp getirmez beni. Götürdükleri yerde kalırım.
- Gözünü kapattığında dinlediklerin nedir ? Ya da teslim oldukların ?
Tom Waits, Cohen, Nora Jones, Joss Stone, Miles Davis, O. Gencebay, Mirkelam, Nazan Öncel, Red Hot Chili Peppers...Etnik müzikler.
- Müzikle yakından ilgilenen biri olarak, müzisyenlerin gizli birer şair, şairlerinde gizli birer müzisyen olduklarını düşünüyorum. Her şarkı için söyleyemem elbette ama bir çoğunun içinden müziği çıkartabiliyoruz. İkisini ayırmak zor gibi geliyor bana. Sen bu konuda ne düşünüyorsun ? Şiirlerinde bir müziği olduğuna inanıyor musun ?
Ben aslında sözcüklerle oynamıyorum. Her harfi bir nota olarak görüyorum yazarken. Duyabilen için de bunu, bir müzik var Pelin. Okuyanın içindeki müzikle buluşunca seviliyor tabii.
- Yazarken müzik dinler misin ve bu bağlamda seni etkileyen müzikler var mı ?
Yazarken gözüm bir şey görmez, kulağım duymaz. Transa geçerim. Tepemde davul çalsa, fark etmez. Kafamın içinde harfler uçuşur. O müziktir. Ama müzik beni yazmaya iter. Tıpkı çok sevdiğim bir kitabı okurken kenara atıp, yazmaya başlamam gibi. Ben, beni üretime zorlayan, kafamı açan, söyleyeceği yeni bir sözü, özü olan her şeyi seviyorum.
- Bildiğin gibi ‘bir ayrılık klasiği” isimli şiirini kendimce bestelemeye çalıştım, ayrıca çok da sevdiğim bir şiir. Bunun sonrasında da kardeşinin ‘Kağıt Gemi” çalışmasında şiirlerini seslendirdiğini öğrendim ve dinledim. Şiirlerinin bestelenmesini nasıl buluyorsun, dinlerken neler hissettiriyor ? Sonuçta yürek müzikle buluşuyor. Ve her şeyi göze alarak sormak istiyorum, henüz düzenlemesini bitirmesem de, amatör olsa da, benim bestemi nasıl buldun ?
Aynı frekansta olduğun kişiler, her şeyi doğru anlayıp, yorumlarlar zaten. O şiirlerin müziğini Kağıt Gemi buldu. Tıpkı senin bulduğun gibi. Şimdi başka şekilde dinlesem o parçaları, yadırgarım. Şiirin giysisi müzik olsaydı, ‘evet bu giysiler çok yakıştı’ denirdi. Senin biçtiğin giysi de yakıştı çok.
- Teşekkür ederim, şarkıyı tamamlamak açısından iyi bir moral verdi. Sevgili Oğuzhan Akay, gerek televizyon, gazete, gerekse reklam sektöründe bir çok iş yaptın. Şiirde Onat Kutlar’ın İstanbul Şiir Dükalığı’na adım atmanda ön ayak olduğunu ve sıra dışı şair olarak tanındığını biliyoruz. Reklam sektöründe ulusal ve uluslar arası bir çok ödül aldın, yaratıcı yönetmen olarak başarılı projelere imza atıyorsun ve hala daha Posta Gazetesinde köşe yazarlığına devam ediyorsun. Geriye dönüp baktığında, şunu da yapabilseydim dediğin gizli bir özlem kaldı mı dışarıya çıkamayan ?
Çocukken tek istediğim iyi bir aktör olmaktı. Şimdi ‘Hayat’ denen oyunda anımsanacak replikler bırakmak istiyorum.
Şiirde dükalık bana uymaz. Şehrin altında bir yerlerdeyim. Genelde geriye dönüp bakmadım. Önümüzdeki maçlara bakıyorumJ
Türkiye’de hiçbir şiir ödülüyle ilgilenmedim. Nobel’i almak isterim. No’ bel, yes Graham BellJ
- Mücadelen nasıl sürecek peki ? Nereye gidiyorsun ?
Işığa doğru gidiyorum. Aşık Veysel gibi : “ İki kapılı bir handa, gidiyorum gündüz gece ..”
Mücadele yok, ne istiyorsam hayırlısıyla olur zaten.
- Ürk Şiirleri’nden sonra 2004 yılında ‘Müsaitseniz Size Aşık Olabilir miyim ?’ isimli, köşe yazılarını derlediğin bir kitabın çıktı. Şiire ara vermiş gibisin. Yakın zaman içinde şiirlerine yeniden kavuşma şansımız var mı ? Yoksa bunun için aşkın müsait olması mı gerekiyor ?
Okurlar için ara verdim. Kendi adıma vermedim. Nasılsa Ürk Şiirleri var, o hazmedilsin, dedim, kendi kendime kabul ettim.
Gölge Şiirleri’ni yazıyorum. Umarım bu yılın sonunda yeni bir yayınevinden gün ışığına çıkacak gölgeleriyle.
Denemeler kitabı için izin istemeye, müsaitseniz demeye gerek vardı. Çünkü edebiyat dışı. Şiir için aşkın müsait olması gerekmez. Şair müsait olsun yeterli. Aşk, gelir alır.
- Ürk Şiirleri VII’de ‘Ey tarih dur ! Yeni bir aşk kanunu çıkarılmazsa kudur’ diyorsun. Henüz yeni bir aşk kanunu çıkmadı, eskileriyle bile zor mücadele ederken. Tarih bu noktada kudurmuş olabilir mi, diye de muzır bir soru sormak istiyorum sana. Ve ‘aşk’ dersem, Oğuzhan Akay bize neler söyler ?
Kudurdu nitekim. Rengi olmadığından ve kınından çıkarılmadığından, çıkarılamadığından.
Aşk, Excalibur kılıcı gibi. Saplı. Duruyor. Sahte kılıçlar batıp çıkıyor o yüzden, aşk sanılarak.
Aşk dersen, olsun derimJ ÜRK ŞİİRLERİ VI’ da
“Aşkın kendisiyim sadece ve seçim yapamıyorum” demişim. Kendime katılıyorumJ
- Hayal kurar mısın ? Gerçekleşmesini istediğin bir hayalin var mı ?
“ Biz bu ülke
çalsın diye
kurduk sabah erkenden”
diye yazmıştım. Şimdi Aya gitme hayalini kuruyorum.
O Uzak ama, olsunJ
AY!
- Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim. Vakit ayırdın ve müziğime eşlik ettin. Kendi adıma kaleminden etkilendiğim ve yıllardır itinayla okuduğum bir kalemle ve yürekle tanışmış olmaktan dolayı mutluyum. Yüreğine sağlık Oğuzhan Akay. Daha uzun yıllar seni okumak dileğiyle. Son olarak seni okuyanlara bir şeyler söylemek ister misin ?
İyi ki hayallerimiz var, diyeceğim
Senin de tüm hayallerinin gerçekleşmesini
ve şiirlerinin kalpleri fethetmesini diliyorum Pelin.
Beni okuyanlara, son yazdığım şiirlerden birini okuyayım:
Sende kalkıyor hayat, günaydın
Seninle yatıyor aşk, iyi gecelerBen en önce gölgeni sevmiştim gri
Bende bir turuncu vardı epey matrak
Birleştiren ışıktı zaten bizi kamaştıran
Kenar mahallelerinde beni dolaştıran
Gizli şekerimi magazincilerden saklıyordum
Bana lise bir matematik sorusu sormanı bekliyordum
Seninle olunca idare ediyordu beni pazarlar
Kendimle olmayı beceremiyordum aslına bakarsan
Zaten kime baksam bakmaya devam etme sorumluluğu
Kime bakmasam bir gölgenin yoksulluğu
Sende kalkmıyormuş meğer hayat, günaydın
Ben bende bir gölge var diye vehmediyormuşum
Bak gidiyorsun diye ayaklanıyor bu şehir