Söyleşi (Ersan Erçelik) – Ünlem Dergisi

I.

Sevgili Oğuzhan Akay, yaklaşık sekiz yıllık bir aradan sonra, dördüncü kitabınız olan Ürk Şiirleri’ni yayınladınız. Şiirlerinizde güncel konuşma dilini, dilsel buluşlar, oyunlar ve mizahla kırarak tamamen kendine özgü bir dil oluşturuyorsunuz. Dil katmanlarını, sözcükleri, kavramları ve anlamları yeniden yarattığınız, zeka dolu bir dil... Ürk Şiirleri de tamamen böyle bir dil’in ürünleri. Şiirlerinizle yarattığınız Ürk Ülkesi sizce yeterince anlaşılıyor mu? Zaten sayıca çok az, sadece belirli tanımlamalara, reçetelere göre şiir okumaya alışmış bir okur kitlesi karşısında ne düşünüyorsunuz?

Sevgili Ersan; her şair, yazar, sanatçı kendi okur kitlesini oluşturur. Şiirlerimi ilk kez okuyanların şaşırması, ‘ne diyor bu adam’ demesi çok doğal. Demiyorsa zaten şaşırırım. Onlar şaşırmakta
ısrar ederek okurlarsa Ürk Şiirleri’nin içerisine farkına varmadan girerler. Tıpkı Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü’sündeki çocuğun kitaba girip maceraya katılması gibi.
Reçeteli okurlara kapım kapalı. Okuma alışkanlıklarını bildikleri gibi sürdürsünler, akşamları erken yatsınlar, süt içsinler, kaka çocuklardan kötü laflar öğrenmesinler. Önyargısız insanlar için çünkü yazdıklarım.
“Anlaşılmak” daha çok kadın-erkek ilişkilerinin sihirli sözcüğü.
Sanat, anlaşılmak için yapılmaz. Herkes hak ettiği kadarını anlar
ve algılar. Sadece duygulanmak isteyenler İbrahim Sadri’yi okusun.
Ama beni okuyacaksa oyuna katılmak zorunda. Katılamazsa ‘game over’ olur. Şiir oyun değildir filan gibi laflar eden olur diye
önlemimi alayım. Ben kendimden söz ediyorum. Benimki
playstation.


II.

Ürk Şiirleri için bir röportajınızda şöyle diyorsunuz: ’’Ürk Ülkesi, yurdu bu kitabın sınırlarıdır, dili Türkçe’dir ama anlamı Ürkçedir.’’ Şiiriniz özgün, yenilikçi, ironi dolu, yeni bir tat ve renk getiren, yaratıcı, dilbaz, hınzır ve çok zeki bir şiir. Üstelik şiirlerinizde lirizm de var. Bir bakıma herkesten farklı aşk şiirleri yazıyorsunuz. Benim dikkatimi çeken şiirlerinizdeki doğallık. Zorlamayla yazılmamış, tamamen doğal bir şiir ama Türk şiiri içinde değerlendirdiğimizde ‘anormal’. Siz bu konuda ne söylemek istersiniz?


Bizim filmlerimizde insanlar sınırlı sorumlu olarak öpüşür.
Tuvalete gitmezler. Mecbur kalmazlarsa yemek yemezler.
Tanrı gibidirler sanki. Şiir de öyle. Oysa ilk çağlarda yazılan şiirlere
baktığımızda da aşkın bütün çıplaklığıyla anlatıldığını görüyoruz.
Sözgelimi bir kraliçenin ağzından kralına sevişmenin, birleşmenin, orgazmın tüm detaylarını veren dizeler yazılmış. Sonra ne olmuşsa olmuş, ‘ayıp yorganın altında” lafına gelmişiz. Yani hepimiz bir ayıbın ürünleriyiz. Aşk şiirinde ben lirizmi ve erotizmi iç içe görüyorum sonuçta. Hatta pornografinin artistik düzeyini
erotizmden daha samimi buluyorum. Sevgiliye çiçeğini sunan da sensin, çılgınçasına sevişmek isteyen de, sevişen sen. Eğer bu örtbas edilip, yok sayılırsa, aşk şiiri sadece ‘ahhlara vahhlara, inlemelere, yakarmalara, isyanlara, beddualara’ kalır. Bunu da pop fantezi şarkılar fazlasıyla yapıyor. O zaman sanat bunun neresinde?
Demekki, sahici olmamız lazım. İşte bende bulduğun doğallık bu sahicilikle ve samimiyetle ilgili. Beni tanıyanlar, yazdıklarımın
konuşmalarımdan farklı bir dilde olmadığını bilirler.
Espri yapıyorsam günlük yaşamımda da öyleyim. Aşkı nasıl tanımladıysam öyle yaşamışımdır, yaşıyorumdur zaten.
Bende katakulli olmaz. Türk şiiri için anormal olmaktan onur duyarım. Keşke daha çok anormal çıksa, denemelerle, sınırları zorlasalar. Kafkalar, Boris Vianlar, Tolkienler, Borgesler,
Gogoller yetişse. Ben 1989’da CinAyetler’i çıkardığımda
şiir kitapları üçüncü hamura basılıyordu. Kapakları, sayfa tasarımı çok kötüydü. Çünkü şöyle bir kanı vardı. Şiir yeterlidir.
İlk kitabımın vinyetlerini Kemal Gökhan yaptı. Vinyetli bir şiir kitabı ilkti. Herkes çok şaşırdı. Ama sonuçta beğenildi. Şiir kitaplarına
özen gösterilmesi adına iyi bir örnek oldu. Yazdığım şiiri
sözcük oyunu bunlar diye değerlendirenler de oldu. Yeni bir yol açtığımın farkına varanlar da. Sözcük oyunu bir araçtı sadece.
Bunu, dili sarsmak, sözcüklere yeni bir boyut kazandırmak amacıyla yaptım. Yıllar sonra anlaşıldı yaptığım. Compact Risk Digital Poems de yine Dünya’da CD formatında yapılan ilk kitaptır. Fikri, tasarımı benim yani. O Uzak Ay, daha çok lirik şiirlerin olduğu, ismiyle beni ve
ruh halimi tanımlayan bir kitaptır. Ürk Şiirleri’ni de bunlara eklediğimde manifesto tamamlanmıştır.

Bu arada şiirimle ilgili saptamalarına teşekkür ederim ama şımaracak değilim. Ego’mu Ankara’da bıraktım çoktan Ersancığım,
keşke Türk edebiyatı senin gibi şair-yazar-eleştirmen-araştırmacı hallerini birlikte taşıyan daha çok insan kazansa.


III.

Müzikten bilime, romandan felsefeye çok geniş bir alan var şiirinizde. Yaşamın içinde ne varsa şiirinizde de var. Yalnızca ''Hesap Defterinden'' adlı şiirinizde günlük hayatımızda yer alan ''radyo, tv, bardak, balık, kaşık, buz, rapor, yün, Avrupa Birliği, tüfek'' vb. bir çok kavramla karşılaşıyoruz. Ben başından beri Türk şiirindeki en büyük boşluklardan birinin, yaşamımızı yansıtan şiirlerin yazılmaması olarak görürüm. Oysa siz örneğin son yayınladığınız Otomobil JPG şiirinde: ‘Daha önce hiç bir şiirden geçmemiş ki/ Geçse direksiyonunda sözcükler kalırdı/ Aynasında bir çift göz, cingöz/ Red Hot Chili Peppers ecee’kt yapardı ‘ diyerek yaşamın içinden çıkarıyorsunuz şiirinizi, tıpkı diğer şiirlerinizde olduğu gibi. Siz Türk şiirinde ve dünya şiirinde bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Demin aşkla ilgili yanıtımda olduğu gibi günlük yaşantımızda yer alan kavramlar ve objeler şiire girmiyorsa zaten bir sorun var demektir.
Şiir her yere girecek de çıkacak da. Zevk zaten burada.
Bu ülkede en büyük kötülük yenilik yapmaktır. ‘İcat çıkarma’ denir hatta. Şimdi araştırsan içinden tramvay geçen bir şiir bulabilirsin de otomobil bulamazsın. “Şart midur” diyebilirler tabii. Şart değil ama o zaman da zaten kimse sana baba demiyor fıkradaki gibi. Ben sözünü ettiğin kavramları, objeleri, nesneleri sorgulamak, sorgulanmak adına da kullanıyorum. Yaşamımda, zihnimde ne varsa o da şiire girmeli aksi halde onlarla iletişim kuramam, onlara kızamam, sevemem. Sözcükleri özlemektense yanımda olmalarını isterim. CinAyetler kitabımın girişinde şunlar yazılıdır:
“Cinim benim, benim cinim, sözü bana getir, çırağım olsun, boşta kalmaz bende kalır, geçiniriz gideriz.” Söz, o gündür yanımda, çırağım olarak. Boşta kalmaması için sahip çıktım. O nedenle, yaşamızı yansıtan, güzelleştiren, çirkinleştiren, bozan, onaran her şey şiirimde olacak.

Türk şiirine ve dünya şiirine bakışım ise şudur: Ben klark atıyorum:)


IV.

Şiirlerinizi ilk okuduğumdan beri kafamı kurcalayan sorulardan birisi de çeviri konusu. Zaten Türkçe’nin içinden yeni bir dil ortaya çıkarıyorsunuz; Ürkçe’yi. Peki sizce Ürk Şiirleri yabancı dillere çevrilebilir mi? Çevrilirse, diğer şairlerin şiirlerine göre daha fazla dilsel ve anlamsal kayba uğramaz mı?


Çevirisi çok zor yapıtlar var hepimizin bildiği. Onlar çevrilebildiğine göre
Ürk Şiirleri de istenirse ve azmedilirse çevrilebilir. Bunu yapan kişinin de
bir idealist olması gerek. Daha kolay yapıtlar dururken ona kafayı takacak biri ya da birileri. Ama sanki ondan önce Türkçe’ye çevrilmesi gerekiyor.
Tabii bunu ironi olsun diye söylüyorum. Ama dilsel ve anlamsal kayıplar, okurla aynı dil ve frekansta buluştuğunda bile vardır. Hatta her okuyanın zihninde yeni anlamlara ve çağrışımlara ulaşılır.
Paul Valery, ciddi insanlar az fikir üretirler, fikirleri olan hiç bir zaman ciddi değildir, diyor. Espri ve yaratıcılık, düşüncenin geçerken karşılaşmış iki matrisidir. Birine sahip olmadan diğerini elde etmek zordur. Benim şiirimi çevirecek kişinin önce bunu anlaması şart. Picasso bir kadının yüzünün
neye benzemesi gerektiğini ortaya koydu. Onun resmini tutup, anlaşılır
bir yüze dönüştürmek gerekmiyor. Aslolan özü kavramak. Sanatçının
yapmak istediğini kavrayabilmek. Kalanı, çevirmenlik sorunlarına girer.
Bildiğimiz şeylerden yeni bir şey yaratmaya çalışıyorum ben. İki bilinenden
yeni bir bilinen ya da bilinmeyen bir kavram yaratıyorum.
Sözcüklerin hepsi tanıdık, ama giysileri farklı. Çeşitli göndermeler var. Bunların hepsinin ötesinde ortaya yeni bir söylem çıkıyor. Çevirmen önce bunu
kavrayacak. Gel gör ki, edebiyatımızın en büyük eksikliği, az çevirmen oluşu. Oysa yazar sayısı kadar çevirmene ihtiyaç var. Türkiye İngilizce öğrenemediği gibi şimdi kendi dilini de unutuyor. Bu da beni çok üzüyor.
Yani çeviri sorunundan çok ortada çevirmen sorunu var bence.


V

Yaklaşık dokuz yıldır Salı ve Cuma günleri Posta gazetesinde, diğer gazetecilerden farklı makaleler yazıyorsunuz. Sizce gazetede sürekli yazmanın bir şair/yazar için ne gibi avantajları ve dezavantajları neler? Özellikle esas mesleğiniz olan reklamcılık ile yazdığınız şiirler arasında bir bağ var bence. Sözcükleri kurcalamak, anlamları irdelemek gibi açılardan... Siz ne dersiniz?



Ayrı vagonları ve kompartmanları olan bir trende yaşamak gibi bu. Bağ, bu. Bağcı da benim. Beni zorlamıyor. Gazete yazısı dışında TV programı da yapıyorum. Reklamcılık ise mesleğim. İletişim eğitimi aldım. Özgün işler çıkardığım için bu meslekte en iyilerden biri olduğum kabul ediliyor.
Köşe yazılarım ise 550 bin ortalama okuru olan Posta’da yayımlanıyor.
Orada da makaleden çok fıkra türünü deniyorum. Anlaşılır, sade bir dil
kullanıyorum. Farklı bakış açımı okurlarım da fark ediyor.
Reklamcı olmadan önce de şairdim ben. Diğer işleri yapmadan önce de.
Dedem, babam şair. Peki şairliğim reklamcılığımı etkiliyor mu?
Ben hepsini etkiliyorum. Yani her şeyin ortak noktası, hep aynı Oğuzhan olmam. Sözcükleri, anlamları irdelemek işin görünen yüzü. Görünmeyen yüzü aslında yaşamı irdelemek. Gördüğümüz, bildiğimiz, bilmediğimiz her şeyi bir çocuk saflığıyla sorgulamak. Benim hüznüm, gülen yüzümdür.
Sonuçta yaşamımı kalemimle kazanıyorum.
Deneyimlerimi, bilgimi, görgümü, dünya görüşümü kitle iletişim araçlarında
paylaşıyorum. Kendimi mutlu ediyorum. Kendini mutlu edemeyen insan kimseyi edemez. Kendim gibi olmayı önemsiyorum. Kimsenin yerinde gözüm yok. Olmak da istemem.
Güzel, adil, kaynakların eşit ve hakça dağıtıldığı, insan olmanın yüceltildiği bir dünya için çalışıyorum. Ülkemi kusurlarıyla birlikte kabul ediyor ve düzeltme savaşımını veriyorum. Sonuçta bütün yazılarımın, yaşamımın özü,
İçtenlik. Benim bir sloganım vardı, bir zamanlar Sümerbank Mağazaları için kullandığımız Şimdi Posta da benzerini kullanıyor: “Türkiye’yi ve insanları çok seviyorum.”


VI.

Sevgili Oğuzhan Akay, son olarak şiirlerinizdeki değişim ve gelişimi siz yazdıkça görüyoruz. Buna en iyi örnekler kitabınızdaki Mikser Çalıştırma Talimatı, Dick’tatör, Ürk Şiirleri ve son olarak dergilerde yayınlanan JPG şiirleri. Siz şiirinizin geleceğini nasıl kuruyorsunuz? Şiirlerinizin geleceği ve değişimi hep yaşanandan yana olmaya devam edecek mi?

Ben kendimi oynamıyorum, kendimim. Daima da öyle olacak.
JPG’lerle Gölge Şiirleri, objelerin, nesnelerin ardındaki izleri, gölgeleri, algıları, yansımaları, görüntüleri, yaşananları anlatıyor. Bu şiirlerin aslında fotoğraflarının da çekilmesini istiyorum.
Sürprizlerle sevgilimi nasıl sevindiriyorsam, şiirim de hoş sürprizleriyle,
armağanlarıyla beni sevenleri sevindirmeye devam edecek.
Ürkçem sözlüğünü, ülkem boyutlarını genişletecek.
.

Şiirimin geleceğini, gelecek kuşakların güzel sabahlarına, erken saatlerine
kuruyorum. Bir gün onlar uyandıklarında yanlarında olayım diye.